BİZİ KİMSE DUYMADI

Gül Külcü


Önce, avucumdaki bir deri bir kemik kalmış,ama sıcaklığını kaybetmemiş ele bakıyorum, sonra elin sahibinin sararmış yüzüne…

Bir kaç ay sonra otuz beş yaşında olacaktım.Şimdi başucunda oturup elini tuttuğum adam tam otuz beş yıldır beni yüreğinde, sırtında taşıyan babamdı…

Çocukluğumda, kaybolmamak ya da düşmemek için elini tuttuğum anların dışında babamın elini bu kadar uzun süre tuttuğumu, yine bu kadar rahat ve gözlerimi kaçırmak gereği duymadan yüzüne baktığımı hatırlamıyorum. Neydi babamla aramızdaki uzaklığın sebebi, ne zaman başlamıştı hatırlamıyorum şimdi. Hiç elimi tutmazdı, hiç durup dururken sarılıp yanağımı öpmezdi ama, her anımda yanımdaydı. Başarılarımda ilk duyduğum alkış Onunki olurdu. Hatalarımda nefesini ensemde hissederdim. Köşeye sıkıştırıldığımı hissettiğim anlarda yardım çığlığımı ilk duyan olurdu. Ama, hep o “uzak” tavrıyla…

Yüzüne bakamazdım konuşurken, neden bilmiyorum hep gözlerimi kaçırırdım. Şimdi burada bu yatakta yatan adama, doyasıya bakmak yüzünü ezberlemek istiyorum. Ancak gerçek içimi acıtıyor. Babam kanserdi ve çok geç kalınmıştı… Doyasıya bakabilecek miydim yüzüne? Ne kadar vakti kalmıştı? Kalan vakit, hasretimizi dindirmeye yetecek miydi? Bilmiyordum. Ya da biliyordum ama kabul etmek istemiyordum.

Avucumdaki ince, kuru, sıcak el kıpırdadı. Daldığım düşüncelerden uyandım. Babam başını yavaşça benden yana çevirdi ve son zamanlarda ışığı iyice sönmüş, deniz mavisi gözlerini hafifçe araladı. Elini kimin tuttuğunu merak etmiş gibi yüzüme baktı. Gözlerinden geçen ışıltıyı fark ettim. Mutlulukla elimi sıktı…Yıllardır elimi hiç tutmayan babam, mutlulukla elimi sıktı. İnanamıyordum ve içimden ağlamak, isyan etmek, var gücümle bağırmak geliyordu:

“Neden baba, neden bu kadar geç kaldık?” demek istiyordum. “Sana kim yasakladı sevgini göstermeyi, kim yasakladı kızının elini tutmayı? Sana yasaklanan şeyi, sen neden bana yasakladın baba, neden elini tutmama, omzuna yatmama izin vermedin? Neden hiç, sevinçle koşup boynuna atılamadım senin? Çok istediğim halde neden hep durdurdun beni bakışlarınla…”

Boğazıma düğümlenen hıçkırık mı engel oldu bana, yoksa babamın yüzündeki çaresizlik mi kestiremiyorum. Söylesem ne değişirdi bu denli geç kaldıktan sonra?

Odaya giren halamın sesiyle kendime geldim. Babam yüzü bana dönük, yeniden uykuya dalmıştı. Halam sesini iyice kısarak:
- Haydi, artık dışarı çık, duaya başlayalım, babanın sadece duaya ihtiyacı var şimdi…
Şimdi mi? Ne olacaktı şimdi? Ne duası?
Halama, babamın canını almaya gelmiş Azrail’e bakar gibi baktım.
- Onun duaya değil bana ihtiyacı var, benim de ona... Sen çık dışarı!
Sesim boğazımdan hırıltıyla çıkmıştı. Halam başka bir şey söylemeden dışarı çıktı.

                                                         ***/***

Lise son sınıftaydım sanırım... Ya da lise bitmişti, şimdi tam anımsayamıyorum. Unutmaya çalıştığım geçmişimin, silinmeye yüz tutmuş bir dönemi olmalı, tam anımsayamadığıma göre…

Halam; her yıl yaz tatilinde yaptığı gibi, tatilini geçirmek üzere yaşadığı şehirden yanımıza gelmişti. Daha önceki gelişlerinde çok mutlu olurdum. Çünkü, benim çocuk gönlümü okşayacak hediyeler getirmesi, benim mutlu olmam için yeterliydi. Halamın evde yarattığı huzursuzluğun farkına varacak olgunlukta değildim. Babamın anneme bağırması, evde önce halamın, sonra annemin ayrı ayrı odalara kapanıp ağlamaları beni fazla ilgilendirmezdi.

Ama o yılın yaz tatilini çok net anımsıyordum, beni oldukça etkilemişti yaşananlar…

Babam, ilkokul öğretmenliğinden kalan boş vaktinde hobi olarak arıcılıkla ilgilenirdi. İlkel usullerde yapılmış iki arı kovanı ve arıları vardı. Arıların balını alacağı zaman, astronot kıyafetlerine benzeyen beyaz, kaput bezinden yapılmış tulumunu giyer, başına; sinek telinden yaptığı başlığını geçirir büyük bir özenle, çok yavaş hareket ederek kovanların kapaklarını açardı. Onun kovanları açmasıyla arılar her yanını sarar, babam -bizim çocuk ifademizle- arı adama dönerdi. O sırada biz; annem, kardeşlerim, ben -ve mutlaka halam- tüm kapı ve pencereleri sıkı sıkıya kapatılmış evimizin camlarına yapışır, babamın büyük bir sabırla kovandan bal çıkarışını seyrederdik. Bazen iki kovandan çıkan bal sadece birkaç kahvaltıda yenecek kadar az olurdu. Bazen orta boy bir kavanozu doldururdu o kadar… Bizim için çıkan bal dünyanın en değerli balı idi. Çünkü bizim arılarımız yapmıştı…

İşte o yaz tatilinde, yine böyle bir bal toplama günüydü. Babam koruyucu elbisesini giymeye çalışıyor, annem ona yardımcı oluyordu. Biz üç kardeş heyecan içinde bekliyorduk. Kovanlardan alınacak baldan çok, babamın kovanlardan bal alma seremonisi bizi ilgilendiriyordu. Liseyi bitirmek üzere olmam sonucu değiştirmiyor, bu yanım çocuk kalmaya devam ediyordu.

Halam elinde büyükçe bir kavanozla yanımıza geldi. Babamın, kendisine duyduğu sevgiden emin, şımarık bir tavırla:
- Çıkan baldan önce bu kavanoz dolacak, kalanı sizin…
Babam şaşırmıştı ama, belli etmemek için işi şakaya vurup gülmüştü.
- Tabii tabii… Böyle birkaç kavanoz olur zaten, merak etme…

Annem gülmemişti. Tam tersine birden kızarmış, yüzü asılmıştı. Annemin tepkisini fark edince bende gülmemiştim. Babam başka bir şey konuşmadan giyinip, arı kovanlarının yanına gitmişti. Ben şimdi düşününce, onun da keyfinin kaçtığını anımsıyorum. O zaman fark etmemiştim.

Az sonra babam elinde, yarısına kadar balla dolu küçük bir kavanozla eve girdi. Balın miktarı benim için hiç önemli değildi. Önemli olan, babamın ve bizim arıların saldırısına uğramadan işin bitmiş olmasıydı.

Halam balı görünce önce babama, sonra anneme bakıp susmuştu. Annem onun susmasından cesaret almış olmalıydı, yoksa böyle anlarda hiç konuşmaz önce halamın ya da babamın konuşmasını beklerdi. Bu kez ilk konuşan o olmuştu:
- Bu bal, en fazla iki kahvaltıda yenir, birazcık ta ilaç için saklarım.
Annem daha sözünü bitirmişti ki halam elindeki kavanozu yere fırlatıp ağlamaya ve anneme bakarak bağırmaya başlamıştı:
- İstemiyorum balınızı… Bir damla bal istedim diye söylemediğin kalmadı. Al balını başına çal… Kardeşimin evinde bile rahat edemiyorum…

Hepimiz şoka girmiştik. Annemin gözleri kocaman açılmıştı. Kardeşlerim küçük oldukları için bir şeyin farkında değillerdi. Ama ben farkındaydım. Annem halama hiç bir şey söylememişti, hatta biz babamı camdan seyrederken yanımızda bile değildi. Birden önceki yıllarda yaşanan kavgaları anımsamıştım, aynen böyle başlıyordu. İşte şimdi aynı kavga başlamak üzereydi ve babamın sesiyle başlamıştı. Anneme dönerek:
- Ben topladığım balı kime vereceğimi sana mı soracağım kadın?
Annemin yüzü sararmıştı, konuşmuyor sadece başına geleceklere razı olmuş insanların yüz ifadesiyle babama bakıyordu. Babam üzerindeki koruyucu elbiseyi parçalar gibi çıkarmaya çalışıyor bir yandan anneme bağırıyordu:
- Çabuk al şu yerdeki kavanozu ve bütün balı içine doldur… Size bal yok bu yıl…

“Siz” kelimesi annemle birlikte beni ve kardeşlerimi de içine alıyordu. Halamın ağlaması birden kesilmişti. Yüzüne tuhaf bir gülümseme oturmuştu. Annemin, yerdeki kavanozu alıp dışarı çıkarken ağladığını fark etmiştim. O güne kadar babama hiçbir konuda karşı gelmemiştim, onun saygısızlık olarak değerlendirebileceği hiçbir davranışım olmamıştı. Şimdi yine susuyordum, ama içimdeki öfkeyi bastırmakta zorlanıyordum ilk kez. Kardeşlerim bal yiyemeyecek olmanın üzüntüsüyle annemin arkasından odadan çıkmışlardı. Babam biraz sakinleşir gibi olmuştu. Ya da yaptığından pişman olmuştu, tam değerlendiremiyorum şimdi. Halam az önceki şeytan rolünü, melek rolüyle değiştirip bana döndü:
- İstersen sen de dışarı çık… Biz babanla biraz konuşacağız.
İşte o anda, içimdeki öfke beni dinlememiş, ağzımdan çıkan kelimelere yansımıştı:
- Babamla konuşması gereken benim ve artık konuşmamın zamanı geldi… Sen çık dışarı…

Sesim şimdi olduğu gibi boğazımdan hırıltıyla çıkmış, halam hiçbir şey diyemeden dışarı çıkmıştı. Babam, bende ilk kez tanık olduğu öfke karşısında susmuş, konuşmamıştı.

***/***

Babam şimdi yine susuyor, konuşmuyordu. Dışarıdan halamın sesi geliyordu:
- Bu kızın inadı yüzünden ağabeyciğim Kuransız, duasız gidecek…

Babamın elini yavaşça yüzüme doğru kaldırdım. Bir çiçeği koklar gibi kokladım önce, sonra öptüm defalarca. Yanağıma yapıştırdım, kuru ama henüz sıcaklığını yitirmemiş eli.

Nefes alışı düzensizleşmişti. Göğsü daha uzun aralıklarla inip kalkıyordu şimdi… Elini sıktım, tepki vermedi. Diğer elimi alnına koydum. Çok ince bir ter elime sürüldü, şaşırdım. Çünkü son iki gündür babam hiç terlememişti. Bir peçete alıp terini sildim ve iyice kulağına eğilip seslendim:
- Baba…
Gözkapaklarını aralamaya çalışarak, başını; “ne diyorsun” der gibi iki yana salladı.
- Baba terlemişsin, çamaşırını değiştirelim mi?

Gülümsedi sanki, ya da bana öyle geldi. “Hayır” anlamında kaşlarını yukarı kaldırıp indirdi. Bu kez eğilip yanağından öptüm. Göz kapaklarını aralayıp, deniz mavisi gözlerini gözlerime dikti. Bir şeyler söylemeye çalıştı, sesi çıkmadı. Tekrar denedi, yine sesi çıkmayınca bir daha denemedi, sadece yüzüme bakıp elimi hafifçe sıktı…

- Az bekle babacığım, göğsüne havlu koyayım, üşütürsün sonra deyip, yanından kalkmak için doğrulduğumda, elimi öncekinden daha güçlü sıktı. Yüzüne baktım, “gitme” diyen gözlerini görünce vazgeçtim.
- Peki baba, nasıl istersen. Gitmiyorum, buradayım.

                                                            ***/***

Yaşadığımız şehir ülkenin doğusunda idi. Kış mevsimi çok soğuk olurdu. Her sabah uyandığımızda, pencerelerimizde oluşan buzdan bir müddet dışarıyı göremezdik. Evimizin çatısından sarkan buzlar oyuncağımız olurdu ve ben ailenin en zayıf bünyeli bireyi olarak kış mevsimi boyunca hasta olurdum. Babamın gözü sürekli üzerimde olurdu. Sokağa çıkmama çoğu kez izin vermez, sonra ağlamama dayanamayıp, kendi elleriyle kalın -oldukça kalın- giydirip sokağa çıkarırdı beni. Ama, ben sokakta kaldığım sürece benimle sokakta kalırdı. Sürekli elini sırtıma sokar, terleyip terlemediğimi kontrol ederdi. Yedek eldivenlerim cebinde durur, elimdekiler ıslanınca hemen
değiştirirdi. Sokakta kalış sürem benim isteğime değil, babamın kararına bağlı olurdu. Benden önce dünyaya gelen üç kardeşimin çok yaşamadan ölmüş olmaları, babamın üzerime daha çok titremesine sebep oluyordu. Eğer babam evde yoksa ve gerekli izin alınmamışsa ben evde otururdum. Annemin, sokağa çıkmama izin vermek gibi bir yetkisi yoktu.

Yine buz gibi bir kış günüydü ve dışarıda kar yağıyordu. Annemin misafirlerinin olduğu bir gündü. Babam okula gitmiş, kardeşlerim henüz küçük oldukları için uyutulmuşlardı. Ben de sıkıntıdan annemin misafirlerini soru yağmuruna tutuyordum. Annem beni birkaç kez uyarmış ama dinlemediğimi fark edince mutfağa çağırıp bir güzel paylamıştı. Ağlamaya başlamıştım. Sonunda annem dayanamayıp, babamın öfkesini göze almış ve beni sıkıca giydirip sokağa çıkarmıştı.

- Sakın evin önünden ayrılma, diye sıkı sıkı tembih etmişti. Çok mutluydum. Sevinç içinde karlarda yuvarlanmış, kartopu oynamış ve kaymıştım saatlerce.

Sokakta ne kadar kalmıştım tam anımsamıyorum şimdi. Ancak annemin beni zorla eve sokmaya çalıştığını, benim girmemek için direndiğimi, annemin endişeyle bakan gözlerini ve eldivenlerimin buz tuttuğunu, karda yuvarlanmaktan iç çamaşırıma kadar ıslandığımı anımsıyorum. Annem, üzerimi değiştirip beni sobanın yanına oturttuğunda halen dişlerim birbirine vuruyordu.
- Nedir benim senden çektiğim, zaten hastalıklısın bir de söz dinlemiyorsun. Ne diyeceğim ben şimdi babana? Sana izin verdiğimi duyarsa öldürür beni. Baban gelince, sokağa ben gizlice çıktım de olur mu?

Annem endişelerinde haklıydı. Babamın hiç tahammül edemediği şey, çocuklarının hasta olmasıydı. Şimdi düşünüyorum da, biz hasta olunca acı çekiyordu. Benim de şimdi bir oğlum var ve o hastalandığında ben dayanılmaz acılar çekiyorum. Ama o yaşlarda babamı anlamam mümkün değildi.

Babam eve gelinceye kadar ben çoktan kurumuştum, ısınmıştım. Sokağa çıktığıma dair en ufak bir iz yoktu. Ancak gece yarısı ateşler içinde uyanmıştım. Babam çılgına dönmüştü, ısrarla sokağa çıkıp çıkmadığımı soruyordu ama ben, o çocuk aklımla anneme verdiğim sözü tutmuştum, annemi -ve tabii kendimi- ele vermemiştim.

Gece boyunca babam, annemle birlikte başucumda beklemiş, alnıma sirkeli suya batırılmış pamuklar koymuş, sık sık terli çamaşırlarımı değiştirmişti. Değiştirmesini istemediğim zaman:
- Göğsüne havlu koyayım, sonra üşütürsün diyerek ısıtılmış havluları özenle göğsüme sırtıma koymuştu.
                                                                 ***/***

Babam istememişti ama ben hâlâ onun göğsüne havlu koymam gerektiğini düşünüyordum. Annemin odaya girdiğini fark etmemişim…
- Hadi kızım… Dışarı çıkalım… Bak hoca efendi duaya başlayacak seni bekliyor.

Kapıda duran adama baktım. Elinde dua kitabını tutan, bu sevimsiz ve ölüm bakışlı adam babama ne verebilir diye düşündüm.
- Çıkmak istemiyorum anne, lütfen izin ver dedim.

Tam o anda babamın boğazından hırıltıya benzer bir ses çıktı. Yüzüne baktım, çenesi titremeye başlamıştı. Göğsünün inip kalkması bir an durur gibi oluyor sonra yeniden başlıyordu. “Ne oluyor” der gibi anneme baktığımda, annemin ağlayarak dışarıya koştuğunu gördüm. Hoca efendi denen adam ve başına örtü almış halam babamın iki yanına oturdular. Komşu kadınlardan biri, beni çekerek dışarı çıkarmaya çalışıyordu. Tam bir panik havası hakimdi babamın odasına… Komşu kadından kendimi kurtarıp babama baktım. Çenesinin titremesi artmış ama göğsünün inip kalkması durmuştu. Var gücümle bağırdım:
-Babaaaaaa…

Birden bir mucize oldu ve babam gözlerini açtı, yüzüme çevirdi başını, elini tutan elimi çok kuvvetli sıktı ve hırıltılı, fısıltılı bir sesle:
- Nee… dedi.

Ben babamın ölmesine -gitmesine- engel olduğum için seviniyordum ki annemin:
- Sakın bir daha yapma diye bağıran sesiyle irkildim.
- Sakın yapma, babana acı çektirirsin. Ölmek üzereyken geri dönerse yaşadığı sürece acı çeker, sakın yapma, kalk oradan…
Annemin söyledikleri saçma geliyordu ama karşı çıkamadım. Her şeye dayanırdım ama babamın acı çekmesine dayanamazdım. Bir de bu acıya ben sebep olursam kendimi hiç affetmezdim. Zaten yaşadığı sürece ona yeterince acı çektirmiştim hatalarımla. Bir hata daha yapamazdım, yapmamalıydım.
Babamın elini öpüp yavaşça yanına bıraktım. Yüzüne baktım. Artık çenesi titremiyordu. Yüzünde mutlu bir tebessüm vardı. Aralık gözleriyle yüzüme bakıyordu ve göğsü artık hiç hareket etmiyordu. Hoca efendi denen adam tuhaf bir sesle dualar okuyor, halam timsah gözyaşlarıyla ona eşlik ediyor, annem hıçkırarak ağlıyordu…

Bir el uzandı, babamın bana bakan gözlerini kapadı. Aynı anda her yer karardı, tüm ışıklar söndü, tüm sesler sustu… Sadece babam ve ben kaldık odada. Ona; “Seni seviyorum baba, hep sevdim” dedim… Bana; “Seni seviyorum kızım, hep sevdim, söyleyemedim ama hep sevdim” dedi.

Bizi kimse duymadı…

18.02.2005
 

Anasayfa