Önce, avucumdaki bir deri
bir kemik kalmış,ama sıcaklığını kaybetmemiş
ele bakıyorum, sonra elin sahibinin sararmış
yüzüne
Bir kaç ay sonra otuz beş yaşında olacaktım.Şimdi başucunda oturup elini tuttuğum adam tam
otuz beş yıldır beni yüreğinde, sırtında
taşıyan babamdı
Çocukluğumda, kaybolmamak ya da düşmemek için
elini tuttuğum anların dışında babamın elini
bu kadar uzun süre tuttuğumu, yine bu kadar
rahat ve gözlerimi kaçırmak gereği duymadan
yüzüne baktığımı hatırlamıyorum. Neydi babamla
aramızdaki uzaklığın sebebi, ne zaman
başlamıştı hatırlamıyorum şimdi. Hiç elimi
tutmazdı, hiç durup dururken sarılıp yanağımı
öpmezdi ama, her anımda yanımdaydı.
Başarılarımda ilk duyduğum alkış Onunki
olurdu. Hatalarımda nefesini ensemde
hissederdim. Köşeye sıkıştırıldığımı
hissettiğim anlarda yardım çığlığımı ilk duyan
olurdu. Ama, hep o uzak tavrıyla
Yüzüne bakamazdım konuşurken, neden bilmiyorum
hep gözlerimi kaçırırdım. Şimdi burada bu
yatakta yatan adama, doyasıya bakmak yüzünü
ezberlemek istiyorum. Ancak gerçek içimi
acıtıyor. Babam kanserdi ve çok geç
kalınmıştı
Doyasıya bakabilecek miydim
yüzüne? Ne kadar vakti kalmıştı? Kalan vakit,
hasretimizi dindirmeye yetecek miydi?
Bilmiyordum. Ya da biliyordum ama kabul etmek
istemiyordum.
Avucumdaki ince, kuru, sıcak el kıpırdadı.
Daldığım düşüncelerden uyandım. Babam başını
yavaşça benden yana çevirdi ve son zamanlarda
ışığı iyice sönmüş, deniz mavisi gözlerini
hafifçe araladı. Elini kimin tuttuğunu merak
etmiş gibi yüzüme baktı. Gözlerinden geçen
ışıltıyı fark ettim. Mutlulukla elimi sıktı
Yıllardır elimi hiç tutmayan babam, mutlulukla
elimi sıktı. İnanamıyordum ve içimden ağlamak,
isyan etmek, var gücümle bağırmak geliyordu:
Neden baba, neden bu kadar geç kaldık? demek
istiyordum. Sana kim yasakladı sevgini
göstermeyi, kim yasakladı kızının elini
tutmayı? Sana yasaklanan şeyi, sen neden bana
yasakladın baba, neden elini tutmama, omzuna
yatmama izin vermedin? Neden hiç, sevinçle
koşup boynuna atılamadım senin? Çok istediğim
halde neden hep durdurdun beni bakışlarınla
Boğazıma düğümlenen hıçkırık mı engel oldu
bana, yoksa babamın yüzündeki çaresizlik mi
kestiremiyorum. Söylesem ne değişirdi bu denli
geç kaldıktan sonra?
Odaya giren halamın sesiyle kendime geldim.
Babam yüzü bana dönük, yeniden uykuya
dalmıştı. Halam sesini iyice kısarak:
- Haydi, artık dışarı çık, duaya başlayalım,
babanın sadece duaya ihtiyacı var şimdi
Şimdi mi? Ne olacaktı şimdi? Ne duası?
Halama, babamın canını almaya gelmiş Azraile
bakar gibi baktım.
- Onun duaya değil bana ihtiyacı var, benim de
ona... Sen çık dışarı!
Sesim boğazımdan hırıltıyla çıkmıştı. Halam
başka bir şey söylemeden dışarı çıktı.
***/***
Lise son sınıftaydım sanırım... Ya da lise
bitmişti, şimdi tam anımsayamıyorum. Unutmaya
çalıştığım geçmişimin, silinmeye yüz tutmuş
bir dönemi olmalı, tam anımsayamadığıma göre
Halam; her yıl yaz tatilinde yaptığı gibi,
tatilini geçirmek üzere yaşadığı şehirden
yanımıza gelmişti. Daha önceki gelişlerinde
çok mutlu olurdum. Çünkü, benim çocuk gönlümü
okşayacak hediyeler getirmesi, benim mutlu
olmam için yeterliydi. Halamın evde yarattığı
huzursuzluğun farkına varacak olgunlukta
değildim. Babamın anneme bağırması, evde önce
halamın, sonra annemin ayrı ayrı odalara
kapanıp ağlamaları beni fazla ilgilendirmezdi.
Ama o yılın yaz tatilini çok net anımsıyordum,
beni oldukça etkilemişti yaşananlar
Babam, ilkokul öğretmenliğinden kalan boş
vaktinde hobi olarak arıcılıkla ilgilenirdi.
İlkel usullerde yapılmış iki arı kovanı ve
arıları vardı. Arıların balını alacağı zaman,
astronot kıyafetlerine benzeyen beyaz, kaput
bezinden yapılmış tulumunu giyer, başına;
sinek telinden yaptığı başlığını geçirir büyük
bir özenle, çok yavaş hareket ederek
kovanların kapaklarını açardı. Onun kovanları
açmasıyla arılar her yanını sarar, babam
-bizim çocuk ifademizle- arı adama dönerdi. O
sırada biz; annem, kardeşlerim, ben -ve
mutlaka halam- tüm kapı ve pencereleri sıkı
sıkıya kapatılmış evimizin camlarına yapışır,
babamın büyük bir sabırla kovandan bal
çıkarışını seyrederdik. Bazen iki kovandan
çıkan bal sadece birkaç kahvaltıda yenecek
kadar az olurdu. Bazen orta boy bir kavanozu
doldururdu o kadar
Bizim için çıkan bal
dünyanın en değerli balı idi. Çünkü bizim
arılarımız yapmıştı
İşte o yaz tatilinde, yine böyle bir bal
toplama günüydü. Babam koruyucu elbisesini
giymeye çalışıyor, annem ona yardımcı
oluyordu. Biz üç kardeş heyecan içinde
bekliyorduk. Kovanlardan alınacak baldan çok,
babamın kovanlardan bal alma seremonisi bizi
ilgilendiriyordu. Liseyi bitirmek üzere olmam
sonucu değiştirmiyor, bu yanım çocuk kalmaya
devam ediyordu.
Halam elinde büyükçe bir kavanozla yanımıza
geldi. Babamın, kendisine duyduğu sevgiden
emin, şımarık bir tavırla:
- Çıkan baldan önce bu kavanoz dolacak, kalanı
sizin
Babam şaşırmıştı ama, belli etmemek için işi
şakaya vurup gülmüştü.
- Tabii tabii
Böyle birkaç kavanoz olur
zaten, merak etme
Annem gülmemişti. Tam tersine birden kızarmış,
yüzü asılmıştı. Annemin tepkisini fark edince
bende gülmemiştim. Babam başka bir şey
konuşmadan giyinip, arı kovanlarının yanına
gitmişti. Ben şimdi düşününce, onun da
keyfinin kaçtığını anımsıyorum. O zaman fark
etmemiştim.
Az sonra babam elinde, yarısına kadar balla
dolu küçük bir kavanozla eve girdi. Balın
miktarı benim için hiç önemli değildi. Önemli
olan, babamın ve bizim arıların saldırısına
uğramadan işin bitmiş olmasıydı.
Halam balı görünce önce babama, sonra anneme
bakıp susmuştu. Annem onun susmasından cesaret
almış olmalıydı, yoksa böyle anlarda hiç
konuşmaz önce halamın ya da babamın
konuşmasını beklerdi. Bu kez ilk konuşan o
olmuştu:
- Bu bal, en fazla iki kahvaltıda yenir,
birazcık ta ilaç için saklarım.
Annem daha sözünü bitirmişti ki halam elindeki
kavanozu yere fırlatıp ağlamaya ve anneme
bakarak bağırmaya başlamıştı:
- İstemiyorum balınızı
Bir damla bal istedim
diye söylemediğin kalmadı. Al balını başına
çal
Kardeşimin evinde bile rahat edemiyorum
Hepimiz şoka girmiştik. Annemin gözleri
kocaman açılmıştı. Kardeşlerim küçük oldukları
için bir şeyin farkında değillerdi. Ama ben
farkındaydım. Annem halama hiç bir şey
söylememişti, hatta biz babamı camdan
seyrederken yanımızda bile değildi. Birden
önceki yıllarda yaşanan kavgaları
anımsamıştım, aynen böyle başlıyordu. İşte
şimdi aynı kavga başlamak üzereydi ve babamın
sesiyle başlamıştı. Anneme dönerek:
- Ben topladığım balı kime vereceğimi sana mı
soracağım kadın?
Annemin yüzü sararmıştı, konuşmuyor sadece
başına geleceklere razı olmuş insanların yüz
ifadesiyle babama bakıyordu. Babam üzerindeki
koruyucu elbiseyi parçalar gibi çıkarmaya
çalışıyor bir yandan anneme bağırıyordu:
- Çabuk al şu yerdeki kavanozu ve bütün balı
içine doldur
Size bal yok bu yıl
Siz kelimesi annemle birlikte beni ve
kardeşlerimi de içine alıyordu. Halamın
ağlaması birden kesilmişti. Yüzüne tuhaf bir
gülümseme oturmuştu. Annemin, yerdeki kavanozu
alıp dışarı çıkarken ağladığını fark etmiştim.
O güne kadar babama hiçbir konuda karşı
gelmemiştim, onun saygısızlık olarak
değerlendirebileceği hiçbir davranışım
olmamıştı. Şimdi yine susuyordum, ama içimdeki
öfkeyi bastırmakta zorlanıyordum ilk kez.
Kardeşlerim bal yiyemeyecek olmanın
üzüntüsüyle annemin arkasından odadan
çıkmışlardı. Babam biraz sakinleşir gibi
olmuştu. Ya da yaptığından pişman olmuştu, tam
değerlendiremiyorum şimdi. Halam az önceki
şeytan rolünü, melek rolüyle değiştirip bana
döndü:
- İstersen sen de dışarı çık
Biz babanla
biraz konuşacağız.
İşte o anda, içimdeki öfke beni dinlememiş,
ağzımdan çıkan kelimelere yansımıştı:
- Babamla konuşması gereken benim ve artık
konuşmamın zamanı geldi
Sen çık dışarı
Sesim şimdi olduğu gibi boğazımdan hırıltıyla
çıkmış, halam hiçbir şey diyemeden dışarı
çıkmıştı. Babam, bende ilk kez tanık olduğu
öfke karşısında susmuş, konuşmamıştı.
***/***
Babam şimdi yine susuyor, konuşmuyordu.
Dışarıdan halamın sesi geliyordu:
- Bu kızın inadı yüzünden ağabeyciğim
Kuransız, duasız gidecek
Babamın elini yavaşça yüzüme doğru kaldırdım.
Bir çiçeği koklar gibi kokladım önce, sonra
öptüm defalarca. Yanağıma yapıştırdım, kuru
ama henüz sıcaklığını yitirmemiş eli.
Nefes alışı düzensizleşmişti. Göğsü daha uzun
aralıklarla inip kalkıyordu şimdi
Elini
sıktım, tepki vermedi. Diğer elimi alnına
koydum. Çok ince bir ter elime sürüldü,
şaşırdım. Çünkü son iki gündür babam hiç
terlememişti. Bir peçete alıp terini sildim ve
iyice kulağına eğilip seslendim:
- Baba
Gözkapaklarını aralamaya çalışarak, başını;
ne diyorsun der gibi iki yana salladı.
- Baba terlemişsin, çamaşırını değiştirelim
mi?
Gülümsedi sanki, ya da bana öyle geldi.
Hayır anlamında kaşlarını yukarı kaldırıp
indirdi. Bu kez eğilip yanağından öptüm. Göz
kapaklarını aralayıp, deniz mavisi gözlerini
gözlerime dikti. Bir şeyler söylemeye çalıştı,
sesi çıkmadı. Tekrar denedi, yine sesi
çıkmayınca bir daha denemedi, sadece yüzüme
bakıp elimi hafifçe sıktı
- Az bekle babacığım, göğsüne havlu koyayım,
üşütürsün sonra deyip, yanından kalkmak için
doğrulduğumda, elimi öncekinden daha güçlü
sıktı. Yüzüne baktım, gitme diyen gözlerini
görünce vazgeçtim.
- Peki baba, nasıl istersen. Gitmiyorum,
buradayım.
***/***
Yaşadığımız şehir ülkenin doğusunda idi. Kış
mevsimi çok soğuk olurdu. Her sabah
uyandığımızda, pencerelerimizde oluşan buzdan
bir müddet dışarıyı göremezdik. Evimizin
çatısından sarkan buzlar oyuncağımız olurdu ve
ben ailenin en zayıf bünyeli bireyi olarak kış
mevsimi boyunca hasta olurdum. Babamın gözü
sürekli üzerimde olurdu. Sokağa çıkmama çoğu
kez izin vermez, sonra ağlamama dayanamayıp,
kendi elleriyle kalın -oldukça kalın- giydirip
sokağa çıkarırdı beni. Ama, ben sokakta
kaldığım sürece benimle sokakta kalırdı.
Sürekli elini sırtıma sokar, terleyip
terlemediğimi kontrol ederdi. Yedek
eldivenlerim cebinde durur, elimdekiler
ıslanınca hemen
değiştirirdi. Sokakta kalış
sürem benim isteğime değil, babamın kararına
bağlı olurdu. Benden önce dünyaya gelen üç
kardeşimin çok yaşamadan ölmüş olmaları,
babamın üzerime daha çok titremesine sebep
oluyordu. Eğer babam evde yoksa ve gerekli
izin alınmamışsa ben evde otururdum. Annemin,
sokağa çıkmama izin vermek gibi bir yetkisi
yoktu.
Yine buz gibi bir kış günüydü ve dışarıda kar
yağıyordu. Annemin misafirlerinin olduğu bir
gündü. Babam okula gitmiş, kardeşlerim henüz
küçük oldukları için uyutulmuşlardı. Ben de
sıkıntıdan annemin misafirlerini soru
yağmuruna tutuyordum. Annem beni birkaç kez
uyarmış ama dinlemediğimi fark edince mutfağa
çağırıp bir güzel paylamıştı. Ağlamaya
başlamıştım. Sonunda annem dayanamayıp,
babamın öfkesini göze almış ve beni sıkıca
giydirip sokağa çıkarmıştı.
- Sakın evin önünden ayrılma, diye sıkı sıkı
tembih etmişti. Çok mutluydum. Sevinç içinde
karlarda yuvarlanmış, kartopu oynamış ve
kaymıştım saatlerce.
Sokakta ne kadar kalmıştım tam anımsamıyorum
şimdi. Ancak annemin beni zorla eve sokmaya
çalıştığını, benim girmemek için direndiğimi,
annemin endişeyle bakan gözlerini ve
eldivenlerimin buz tuttuğunu, karda
yuvarlanmaktan iç çamaşırıma kadar ıslandığımı
anımsıyorum. Annem, üzerimi değiştirip beni
sobanın yanına oturttuğunda halen dişlerim
birbirine vuruyordu.
- Nedir benim senden çektiğim, zaten
hastalıklısın bir de söz dinlemiyorsun. Ne
diyeceğim ben şimdi babana? Sana izin
verdiğimi duyarsa öldürür beni. Baban gelince,
sokağa ben gizlice çıktım de olur mu?
Annem endişelerinde haklıydı. Babamın hiç
tahammül edemediği şey, çocuklarının hasta
olmasıydı. Şimdi düşünüyorum da, biz hasta
olunca acı çekiyordu. Benim de şimdi bir oğlum
var ve o hastalandığında ben dayanılmaz acılar
çekiyorum. Ama o yaşlarda babamı anlamam
mümkün değildi.
Babam eve gelinceye kadar ben çoktan
kurumuştum, ısınmıştım. Sokağa çıktığıma dair
en ufak bir iz yoktu. Ancak gece yarısı
ateşler içinde uyanmıştım. Babam çılgına
dönmüştü, ısrarla sokağa çıkıp çıkmadığımı
soruyordu ama ben, o çocuk aklımla anneme
verdiğim sözü tutmuştum, annemi -ve tabii
kendimi- ele vermemiştim.
Gece boyunca babam, annemle birlikte başucumda
beklemiş, alnıma sirkeli suya batırılmış
pamuklar koymuş, sık sık terli çamaşırlarımı
değiştirmişti. Değiştirmesini istemediğim
zaman:
- Göğsüne havlu koyayım, sonra üşütürsün
diyerek ısıtılmış havluları özenle göğsüme
sırtıma koymuştu.
***/***
Babam istememişti ama ben hâlâ onun göğsüne
havlu koymam gerektiğini düşünüyordum. Annemin
odaya girdiğini fark etmemişim
- Hadi kızım
Dışarı çıkalım
Bak hoca efendi
duaya başlayacak seni bekliyor.
Kapıda duran adama baktım. Elinde dua kitabını
tutan, bu sevimsiz ve ölüm bakışlı adam babama
ne verebilir diye düşündüm.
- Çıkmak istemiyorum anne, lütfen izin ver
dedim.
Tam o anda babamın boğazından hırıltıya benzer
bir ses çıktı. Yüzüne baktım, çenesi titremeye
başlamıştı. Göğsünün inip kalkması bir an
durur gibi oluyor sonra yeniden başlıyordu.
Ne oluyor der gibi anneme baktığımda,
annemin ağlayarak dışarıya koştuğunu gördüm.
Hoca efendi denen adam ve başına örtü almış
halam babamın iki yanına oturdular. Komşu
kadınlardan biri, beni çekerek dışarı
çıkarmaya çalışıyordu. Tam bir panik havası
hakimdi babamın odasına
Komşu kadından
kendimi kurtarıp babama baktım. Çenesinin
titremesi artmış ama göğsünün inip kalkması
durmuştu. Var gücümle bağırdım:
-Babaaaaaa
Birden bir mucize oldu ve babam gözlerini
açtı, yüzüme çevirdi başını, elini tutan elimi
çok kuvvetli sıktı ve hırıltılı, fısıltılı bir
sesle:
- Nee
dedi.
Ben babamın ölmesine -gitmesine- engel olduğum
için seviniyordum ki annemin:
- Sakın bir daha yapma diye bağıran sesiyle
irkildim.
- Sakın yapma, babana acı çektirirsin. Ölmek
üzereyken geri dönerse yaşadığı sürece acı
çeker, sakın yapma, kalk oradan
Annemin söyledikleri saçma geliyordu ama karşı
çıkamadım. Her şeye dayanırdım ama babamın acı
çekmesine dayanamazdım. Bir de bu acıya ben
sebep olursam kendimi hiç affetmezdim. Zaten
yaşadığı sürece ona yeterince acı çektirmiştim
hatalarımla. Bir hata daha yapamazdım,
yapmamalıydım.
Babamın elini öpüp yavaşça yanına bıraktım.
Yüzüne baktım. Artık çenesi titremiyordu.
Yüzünde mutlu bir tebessüm vardı. Aralık
gözleriyle yüzüme bakıyordu ve göğsü artık hiç
hareket etmiyordu. Hoca efendi denen adam
tuhaf bir sesle dualar okuyor, halam timsah
gözyaşlarıyla ona eşlik ediyor, annem
hıçkırarak ağlıyordu
Bir el uzandı, babamın bana bakan gözlerini
kapadı. Aynı anda her yer karardı, tüm ışıklar
söndü, tüm sesler sustu
Sadece babam ve ben
kaldık odada. Ona; Seni seviyorum baba, hep
sevdim dedim
Bana; Seni seviyorum kızım,
hep sevdim, söyleyemedim ama hep sevdim dedi.
Bizi kimse duymadı
18.02.2005
Anasayfa |