|
Bizlerin bugünkü
evliliklerimizin tümünün -veya-, hiç olmazsa
çok büyük bir kısmının- mutsuz olduklarının
iddia edilmelerinin nedeni nedir ki? Sual
günceldir ve ciddi kaynaklara göre, koca bir
edebiyat bu konu etrafında odaklanmıştır,
ciddi olmayan kaynaklara göre de , konu five o'clock
tea'lerin dedikodularının merkezini
oluşturmaktadır. Konu, her yüzü ile, monden
gevezeliklerin olduğu kadar felsefe
denemelerinin de ilgi odağıdır, biz
gazeteciler ise güncel olan bu konu ile
ilgilenen ne ilk ne de son kişi olacağız.
Vurgulamak isterim ki , bu konu beni gerçekten
hep şaşırtır. Bu durum, evliliklerin
mutsuzluklarının nedenini bilmediğimizden
kaynaklanmış değildir. Benim, esas olarak ,
kendime hep sormakta olduğum soru,
evliliklerin neden mutlu olmalarının
gerekliliğidir.
Zira, işin esası, budur! İki varlık... iki
küçük insan larvası...Yalnız, umutsuzluklarla
karşı karşıya bırakılmış, kaçışı olmayan bir
varoluşun mateminde... Ürkütürcesine kocaman
ve korkunç dünyamızda iki ufacık insan,
sabahın dokuz buçuğunda bir apartman
dairesinde kapalı... aynı soyadı, aynı
beklenti ve aynı yazgı içinde kapalı iki
zavallı... Ve, bunların sade ve sade ikisi
oldukları için mutlu olmalarını mı
beklersiniz?
Bana göre mutlu olmaları umudu ile
birbirleriyle evlenen iki kişi, en azından bu
kararı vermiş oldukları anda dahi mutlu olma
şansına sırtlarını çevirmiş durumdalar.
Evlilikte mutluluğu amaçlamak, iki milyona
otomobil ya da asalet ünvanı elde etmeyi
amaçlamaktan farklı bir şey değildir. Kesin
olan tek şey, hesap ile sayıların aşk
konularında daima öç almakta olmalarıdır.
Başka türlü hareket etmelerinin
imkansızlığının bilincinde olduklarında, bu
iki kişinin evlenmesinde tek neden, her
ikisinin de diğerinin yokluğunda yaşamanın
imkansız olduğunu görmeleridir. Bu, olabilir;
en ufak bir romantizm, en ufak bir
duygusallık, en ufak trajik bir öğe
olmaksızın.... Bu, her gün olabilir... Aşk
veya diğer herhangi başka ne ad verilirse
verilsin, bu dünyanın en güçlü ve de en farklı
duygusudur. Ne var ki , pek çok kişi,
yaşamları süresince bundan kaçınır ve de bunu
reddeder.
İki kişi, birlikte yaşamaları için evlenirler.
Evet... Bu husus kocaman, olağanüstü bir
şeydir; ancak, neden buna mutluluğun da ilave
olması beklenir? Ama, neden insanlar gerçeği
süslerden arındırılmış olarak görmek
istemezler? Neden yaldızlanmış yalanlar
ararlar? Neden ne kendilerinin, ne dünyanın,
ne doğanın, ne göğün, ne yazgısının ne de
yaşamın kendilerine veremeyeceği ve
kendilerinin de beklememelerinin gerektiği,
gerekeceği bir şeye bağlanırlar? Neden
gerçeğe, dünyaya ait bir anlaşmaya, mutluluk
gibi bir romantik fantezileri de eklemeye
çalışırlar? Neden karşısındakinden, senin
veremeyeceğin şeyi vermesi istenir? Neden,
ortak yaşam gibi öylesine büyük, öylesine
ciddi, öylesine derin bir olaya "mutluluk
vermek" gibi zorlamalar da yapılır?
Şayet bizler, evlenmeden önce düşünmeye vakit
bulamadığımız bazı konuları
hesaplayabilirsek... Mesela, ortak yaşamın tek
yaşamdan kolay değil de, daha güç olduğunu...
Kolaylıkların tümü yalnız yaşayanlara
verilmektedir... Nispi bir sorumluluk,
özgürlük, aklımıza estiğinde Avustralya'ya
gidebilmek gibi başınıza buyruk olma...
Bağlandıktan sonra, size verilmeyen her şeyden
vazgeçmeniz gerektiği için de, evlilik çok
zordur. Ve işte bu nokta, bugünkü evliliklerin
özellikle üstüne çarpıp parçalandıkları temel
nedendir: İnsanlar, yetinmek zorunda
kalacakları ile vazgeçmeleri gerekecek olanlar
arasında doğru-dürüst seçim yapmadan, yahut,
başka bir deyimle, vazgeçecekleri hakkında tam
bir karar varmadan evlenirler.
Karşındakini tanımak kadar güç bir şey yoktur.
Birisini ilk kez olarak, yarım saatlik bir
konuşma sonunda tanıyabilmenize karşılık, aynı
kişiyi ikinci kez olarak ancak on yıllık bir
beraber yaşamdan sonra tanıyabileceğinizi
söylersem, abartmış olmayacağımı zannediyorum.
Aynı şekilde, evlenmelerinden önce iki kişinin
birbirleri hakkında ve her birinin kiminle
evlenmekte olduğuna dair bir fikir sahibi
olmalarına olanak olmadığı kanaatindeyim. Keza
karşılarında bulunan bir kimsenin tüm
hareketleri, fikirleri, coşkuları ve inançları
ve de şüphe ve katiyetlerini bilseler dahi,
daha henüz çoraplarını, uykulu gözlerini,
sabahları dişlerini fırçalamalarını veya
gargara yapmalarını, bir garsona bahşiş
bırakma tarzlarını bilmemekteler.
Zira, biri bizi derinliklerde aldatabilirse
de, yüzeysel alanda hiçbir zaman aldatamaz.
Aynı şekilde, bir evlilik bin bir beklenti
yıkımı tehlikesini beraberinde getirdiği gibi,
önceden kabullenmekten başka herhangi bir
kurtuluş simidinin bulunmadığı beraber yaşamın
doğurduğu bulutları da getirir. Beraber
yaşama, aşk adına, karşısındakinin içsel
değişikliklerinin yumağında ki her şeyi,
milliyetini, politik ve dinsel görüşlerini ve
daha bir çok şeyi affetmemizi ister. Bu konuda
biraz daha ileri gidersek, karşımızdakinin
ufak tefek hatalarını da affedelim.
Karenina'vari bu modern histeriden kendimizi
kurtararak hoşgörülü bir gözle bu kanat gibi
duran kulaklara, kocaman bağlanmış şu kravata
bakalım. Herkesin, kendi içinde kendine özgü
bir dünyası vardır; o dünya ne kadar kendine
özgü ise o kadar tamdır; yetileri ve
yetenekleri sayıca ne kadar az ise, onlara o
kadar derin ve gerçek anlamda sahiptir; ve
şayet tek bir yeteneği varsa, o yeteneği
herkes tarafından makbul ve değerli sayılır.
Ve, sarışın olan birisinden haftada iki gün
esmer olmasını istemeyeceğimiz gibi, aynı
şekilde boş kafalı bir ukaladan shimmy dansını
sevmesini, bir aptaldan Kierkegaard'ı
anlamasını, bir ressamdan matematik ile
ilgilenmesini, melankolik bir kimseden
şansonetlere katılmasını, yalnız yaşayan
birinden gece toplantılarını tertiplemesini de
isteyemeyiz.
İşte size; insanların bir türlü
anlayamadıkları basitin basiti bir hesap.
Genelde, kişiliklerinin derinliklerine kadar
inseler de, evliliğin esasının,
karşılarındakinin, kendini olduğu gibi görme
hakkına kadar varan kişiliğine katlanma
olduğunu görmezler. Zira hesabın sonunda,
daima karşısındakinden beklenen bir kendinin
olma durumunun kabülü mevcuttur. Burada, "buna
rağmen"ler söz konusudur. Ve, bizleri mutsuz
edenler de hep o "buna rağmenler"dir. Beni,
insanların cinsel, ekonomik, sosyal ya da
erotik gereksinimlerini karşılayabilmeleri
için beraber yaşadıklarına inandıramazsınız!
İnsanların beraber yaşamalarının tek nedeni,
yanlarında birisinin bulunması ihtiyacından
başka bir şey değildir; dünyanın bu boşluk ve
yalnızlığında , kendilerinin tüm zaaf ve
hatalarına rağmen kendilerinin var olmalarını
kabul ve tasdik edecek birisinin bulunmasından
başka bir şey değildir; cürümden, öç almaktan,
kötü düşünceden, adaletten, vicdan azabından
kaçabilmeleri için yanlarında bir diğer kişiyi
bulundurmak ihtiyacından başka bir şey
değildir.
Zira, gerçekten, bir ev, bir "yuva"nın "koruma
amacı"ndan, dünyaya karşı ve özellikle içsel
"ayna"ya karşı "koruma"dan başka herhangi
nihai ve kutsal bir amacı olabileceğini
düşünebilir misiniz? Bir erkeğe bir kadının ve
de bir erkeğin bir kadına yapabileceği en
büyük lütuf, çocuklara gülümseyerek söylenen
bir cümleyi söylemektir; "Seni hiç terk
etmeyeceğim!" Bu söz, "ölüme kadar seni
seveceğim" veya "ebediyen sana sadık
kalacağım"dan farklı değildir. Başkasına karşı
namus, gerçeğe bağımlılık, ev, sadakat, karar,
dostluk, aidiyet gibi kavramların tümü bu ufak
cümlenin içindedir. Şu zavallı mutluluğa karşı
sürülen, yerine getirilmesi olanaksız
vaatlerdir.
Kısacası, kanımca, evliliklerimizin böylesine
mutsuz olmalarının nedeni işin kolayına
kaçmakta olmamızdır. Çünkü, tutulmayacağı
bilinen ve tutulmayacağı için de bir yıl sonra
valizlerin toplamasına neden olacak vaatleri
kabul etmemiz kolayımıza gelmektedir. Bunun
yerine, tutulabilinecek ve dolayısıyla uzun
süre tutulacak şeylerin vaadi hem daha kolay,
hem daha dürüst olur, diye düşünüyorum. Tüm bu
hayali derinlikler, ileride rastlanacak ve
seviyeli bir davranışı gerektirecek ilk gerçek
güçlük karşısında kırılıp bin parçaya
ayrılacak iddialardır. Neden insanlar, hiçbir
zaman bir portakal veya bir menekşe demetini,
yeni bir kalemi veya bir kese İzmir üzümünü
getirip hediye etmeyecek kadar "ilgisiz ve
uzak" kalmayacakları vaadinde bulunmazlar ?
Neden insanlar, evlenme gecesinin ertesinde ve
ondan sonraki sabahlarda sabun ve su kokuları
içinde ve doğru-dürüst giyinmiş olarak
kahvaltıya ineceklerine dair söz vermezler?
Neden insanlar, kızgınlıklarını böylesine
aşağı-pis-iğrenç davranışlarla
göstereceklerine, kızgınlıklarını açık ve
hatta darbelerle dahi olsa daha seviyeli bir
şekilde gösterecekleri vaadinde bulunmazlar?
Neden insanlar, diğerine ve onun çıkarlarına
kendilerinin sanat tarihi, futbol veya kelebek
avına verdiklerinden fazla önem verecekleri
vaadinde bulunmazlar? Neden insanlar,
karşılıklı olarak, birbirlerinin susma
özgürlüğüne, yalnız kalma özgürlüğüne,
herkesin kendine ait bir odası olma
özgürlüğüne saygı gösterecekleri vaadinde
bulunmazlar? Neden insanlar mutluluk gibi
gerçekleşemeyecek laflar peşinde
koşacaklarına, yukarıda sözünü ettiğim o
hiçbir zaman yerine getirilmeyen, ancak çok
önemli olup yerine getirilmesi mümkün olan
"ufak-tefek şeyler"in vaadinde bulunmazlar?
Evliliğin bir anlamı olması için, mutluluk
beklentisinden çok daha geniş ve gerçek bir
temel üzerine oturtulması gerek. Oh , Tanrım!
Azıcık acı, azıcık ıstırap, azıcık
mutsuzluktan neden böylesine korkuyoruz? Hiç
olmazsa, bir kez, açık bir gecede yıldızlarla
bezenmiş bir göğün karşısında, tam bir
içtenlikle kendimizi tümüyle vererek beş
dakika için oturmayı deneyiniz. Veya, vadi ve
ovaları gökten bakarcasına seyredeceğiniz
birkaç dağa tırmanın. Ve, o hallerde,
anlayacaksınız ki, mutluluk serabı yerine
yaşamın önemini kavrayabilmeniz için tek bir
an dahi yeterli olacaktır. Mutluluk! Sanki,
mutluluğu ve mutlu olmayı kendimizden, kendi
içimizden başka herhangi bir yerde
bulabilirmişiz gibi... sanki, mutlu olma
yeteneği yazı yazma, şarkı söyleme veya
siyaset yapma yeteneği gibi gerçek bir yetenek
değilmiş gibi! Bir kişiye arzulamakta olduğu
her şeyi veriniz... Kendisini aşkla,
hediyelerle, ayrıcalıklarla... isteyebileceği
kadar her şeyle doldurunuz... Ve bunlara
rağmen, o gene mutlu olmayacaktır. Bir
başkasını her tarafını kanatıncaya kadar
dövünüz... ve, belki de o kişi yolda taze,
nemli, yeşil yapraklarla bezenmiş ve güzelim
bir kırmızılıkla dolu bir havuç yığını görüp
mutlu olacaktır.
İki yaşam şekli mevcuttur. Birisi, sana düşen
payı, onu tanımadaki ve de kaybetmede ki
imkanlarla imkansızlıkları ve mutluluklarla
mutsuzlukları ile dürüstçesine ve cesaretle,
tüm cömertliği ve alçakgönüllülüğü ile kabul
etmek ise de; diğeri, yazgısını aramak ve elde
etmek üzere yola çıkmaktır. Ne var ki, bu
ikincisinde insanlar sadece güçlerini,
zamanlarını, hayal ve umutlarını, içgüdülerini
kaybetmekle kalmayıp kendi öz değerlerini de
kaybederler, fakirleşirler... Bunların
gelecekleri, daima dünlerinden kötü olacaktır.
Anasayfa |